Bölüm 1

İnsanlar en tehlikeli savaşların silahlarla verildiğini sanır. 

Yanılıyorlar. 

En tehlikeli savaşlar insanların birbirine en yakın durduğu yerde başlar. Bir bakışta. Bir sırda. Birinin adını fısıldayış biçiminde. 

Çünkü bazı aileler sevgiyle değil, korkuyla büyür. 
Bazı insanlar korunarak değil, kırılarak güçlenir. 
Ve bazı kadınlar… hayatta kalabilmek için canavar olmayı öğrenir. 

Cemre Vares hayatı boyunca kontrolün güvenlik demek olduğuna inandı. Duygularını kilit altında tuttu, insanları kendinden uzağa itti ve her zaman en güçlü görünen kişi oldu. Çünkü zayıf olmanın bedelini çok küçük yaşta öğrenmişti. 

Ama güç insanı kurtarmaz. 

Bazen yalnızca daha yalnız yapar. 

İstanbul’un karanlık gecelerinde herkesin sakladığı bir yüzü vardı. İş insanları katil, dostlar hain, aşklar ise ölümcül olabiliyordu. Ve bu şehirde kimse gerçekten masum değildi. 

Özellikle Cemre değil. 

Çünkü bazı hikâyeler aşk hikâyesi olarak başlamaz. 

Bazıları intikamla başlar.

Kristal viski bardağının içindeki buzlar hafifçe kıpırdanırken son nefeslerini veren adamın moraran suratındaki son hayat kırıntısı da öylece solup gidiyordu.
Boğazında dakikalar önce kendi pantolonundan çıkarılan deri kemer âdem elmasını ezmiş can havli ile yaptığı her çırpınış yüzünü amansız bir şişkinliğe gebe bırakmıştı.

Mermer zeminde öylece uzanırken verdiği son nefesle sol bacağı hafifçe çırpındı ve sonrası mutlak sessizlik.
Kristal bardaktaki buzlu viski ruju dağılmış bordo dudaklara yaslanırken genç kızın dudaklarında şeytanı bile ürkütecek türde bir gülümseme yayıyordu. Başını oturduğu koltukta geri verdiğinde gözleri spotlarla döşeli tavanda gezindi daha 24 saat önce Portekiz’de kendi hayatında her şey kontrol altındayken sıkıntısızca yaşayıp giden bu kız şimdi İstanbul’da lüks bir otel odasında yeraltı dünyasının en güçlü adamını kendi elleriyle öldürmüştü fakat yüzünde ne bir korku ne de yakalanma endişesi taşımıyordu. Kendinden gayet emin bir şekilde orada öylece durmuş az önceki karmaşanın yorgunluğunu atıyordu.

Odanın içindeki sessizliği bir bıçak gibi kesen telefonun sesi genç kadının önündeki orta sehpanın üzerinde çalarken uzanıp eline aldığı telefonu cevaplayarak kulağına yasladı.

“Cemre Hanım…” avukatın nefes nefese gelen sesi ile adamın birkaç saniye kendini toplamasına izin veriyordu.

“Konuş.” Dedi soğuk bir ifade ile gözleri yerde yatan ölü adamın açık gözlerinde sabitlendi. Çargı holdingin sahibi ve babasının sonunu getiren adamların lideri bu adamdı. Harun Çargı. Altmışlarının sonunda oldukça yakışıklı bir adamdı. Kır saçları ve şimdi şişlikten belli olmasa da bir saat öncesine kadar gayet kemikli sayılabilir çene hattıyla yaşına göre gerçekten iyi bir profile sahipti. Düşünceleri avukatının konuşması ile bölündüğünde korku dolu ses kulaklarında yankılandı “Oradan derhal çıkmanız gerek efendim. Tuna Çargı babasını görmek için otel güvenliğinden geçti dakikalar içinde orada olabilir.”

Duyduğu isimle dudaklarının kenarında şeytani bir gülümseme yayılan genç kız telefonu hiçbir cevap vermeden kapattı.

Tuna Çargı. Bu isim genç kızın ölüm listesindeydi ve onu en sona bırakmaya karar verip bu yakışıklıyla delice şeyler yaşamayı kafasına koymuştu sonrasında ise onun o güzel suratına bir kurşunla koca bir delik açıp bu işi bitirecekti. Derin bir nefesi ince dudaklarından içeri çektiğinde oturduğu deri koltuktan kalkarak sivri topuklularının üzerinde odanın yangın merdivenine doğru ilerledi arkasından duyulan kapının açılma sesi kulaklarına ulaşırken son kez omzunun üzerinden geri çevirdiği başıyla odanın içine baktı ve geriye doğru açılan kapıdan içeri giren Tuna Çargı’yı gördüğünde beklemeden merdivenlere yöneldi bu Cemre için oldukça eğlenceli bir oyundu yakalanmaktan korkmuyordu çünkü artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı yalnızca kendi canı vardı ondan alabilecekleri ve onu da alacağı intikam uğruna seve seve verirdi.

Merdivenin korkuluklarına doladığı bacağıyla dakikalar içinde inmesi gereken merdiveni saniyeler içinde geride bırakmıştı bile direk dansı yapmanın faydaları diye geçirdi içinden ve sessiz bir kıkırtıyla otelin otoparkına doğru ilerledi. Avukatını onu aracın içinde beklerken gördüğünde yüzündeki manyak gülümseme ansızın siliniyordu. Daha fazla oyalanmadan aracın arka koltuğuna bıraktı kendini ve otopark tozu dumana katarak uzaklaşan zırhlı aracın sesiyle yankılandı.

Arka koltukta kendini geri saldığında nefeslerini kontrol altına almaya çalışıyordu. “Kamera kayıtları.” Yüzünün önüne doğru uzatılan USB belleği uzanıp parmaklarının arasına aldı. “Güzel.” Dedi baskın bir tonlamayla.

“Otel güvenlik kameraları ve otopark güvenliğinin girişi çıkışı tümü burada merak etmeyin kimse bu otele girdiğinizi bilmeyecek.” Dedi avukat kendinden emin sesiyle.

Bu adamın üzerindeki bu gereksiz kibir Cemrenin canını sıkmıştı. Bu zavallı adam günün sonunda çıkıp zaten kendinin hallettiği bir işin sadece arkasını topladığı için övgü mü bekliyordu. Az önce telefonda neredeyse bir çocuk gibi ağlamak üzere olan kendi değilmiş gibi üstelik.

Alaylı bir nefesle devirdiği gözleriyle bakışlarını hareket eden aracın içinden dışarı çevirdi “Merak etmesi gereken ben değilim Burak, yapacağın basit bir işti bunu halledemeseydin asıl sen kendi can sağlığın için endişe etmeliydin.” Dişlerinin arasından ezercesine çıkan bu kelimeler Avukatı şaşkına uğratırken bu kızın ne denli bir psikopat olduğunu yeni kavramaya başlıyordu.

Harun Vares biricik kızını ülke dışında pamuklara sararak büyütmüştü ve Burak’ın şaşkınlığı ise bir prenses olarak bulmayı beklediği bu kızın soğuk kanlı bir katil oluşunaydı. İstanbul’a geleli henüz 24 saat olmuşken yer altı dünyasının en güçlü adamını ortadan kaldırmıştı üstelik tek başına. Eline yüzüne bulaştıracağını düşünmüştü ama öyle olmadı fakat Burak biliyordu ki her şey burada bitmiyordu aksine her şey burada başlıyor çünkü bu ölüm tüm camiayı ayağa kaldıracak.

Yol boyu süren sessizlik büyük siyah aracın güvenlik kaplarından geçip kale gibi korunan evin bahçesine girmesiyle son bulurken Cemre “Bana başka bir ev ayarlamanı istiyorum. Burası resmen burada bir varis yaşıyor gelinde kafama sıkın diye bağırıyor.” Bakışları avukata döndüğünde ondan baş sallamalı bir onay aldı. “Siz nasıl isterseniz fakat bir süre gözlerden uzak kalmalısınız. Ortalık karışacak.” Uyarıcı ses Cemreyi duygusuz bir gülümsemeye mecbur bıraktı. “Tabi ki de ortalık karışacak aksi halde bunun eğlencesi nerede olurdu?” göz kırptı ve korumalar tarafından açılan aracın kapılarından dışarıya doğru bir adım attı.

Ana kapının girişinde onu gergince bekleyen Victor’u gördüğünde hafif bir gülümseme ile ona göz kırparak yanına doğru ilerledi “Demek kapılarda karşılanıyorum he.” Yanından geçerken yüzünü yavaşça okşayıp açık kapılardan içeri girdiğinde Victor’da telaşla peşinden geliyordu.

“Aklımı kaybedecektim Cemre sana bir şey olacak diye aklımı kaybedecektim.” Telaşlı ses Cemreyi adım adım takip ederken ikisinin de adımları yukarıya uzanan mermer merdivenlere yöneldi “Bana hiçbir şey olmayacağını hala anlayamadın mı Victor.” Umursamaz sesi Victor’dan bıkkın bir nefes aldı.

“Nasıl? Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” bozuk Türkçesiyle konuşurken Cemre çoktan yatak odasına doğru ilerlemiş ve kapıyı açarak içeri girmişti bile.

“Çünkü “dedi bedeni geriye döndüğünde Victor’da içeri girip kapıyı arkalarından kapatmıştı.

Adımları odanın ortasında duran Cemrenin önünde durduğunda tatlı bir sesle “Çünkü ne?” dedi.

Sesi hala titriyordu ve gözleri telaşla doluyordu. Cemre bir adım atarak aradaki boşluğu bedeniyle doldurduğunda tenleri birbirine temas ediyordu, Victor’un nefesi hızlanırken Cemre onu tişörtünün yakalarından tutup hızlı bir hamleyle yatağa devirdi. “Çünkü…” dedi şeytani bir fısıltıyla üzerine tırmanırken. Yataktaki Victor sırtını yatakla bütünlemiş gelecek olanın gelmesine oldukça hazırlıklıydı. Cemrenin elleri yatağın yumuşak nevresimlerini okşayarak yükselirken Victor’un erkekliğinin üzerine oturdu ve bacaklarını iki yanına ayırarak onu hakimiyetine alıyordu. “Cemre korkuyorum.” Dedi Victor titrek bir fısıltıyla “Sana bir şey olmasından korkuyorum.” Dedi nefes nefese.

“Şşş.” Cemrenin ince parmakları bordo ojeli tırnaklarını Victor’un dudaklarına bastırması ile altındaki adamı susturdu.

“Bana hiçbir şey olmaz Victor, bunun için korkmaktansa sana şimdi yapacaklarım için kork.” Dudaklarındaki karanlık gülümseme ile dudaklarını altında tüm teslimiyetini ona vermiş adamın dudaklarına mıhladı, tutkulu öpüşme ısırıklı emişlere dönerken Victor istemsizce ellerini üzerindeki kadının biçimli güzel kalçalarına yasladı ve onları sıkmaya başladı. “ŞŞŞ.” Cemre ısırdığı dudaklardan geri çekildiğinde kalçalarındaki elleri hızla kavradı ve yatağa sertçe bastırdı “Seni bağlamak zorunda bırakma beni.” Dedi uyarıcı bir öfkeyle.

“Bırak sana dokunayım… bir kez olsun bırak dokunayım.” Dedi Victor nefes nefese bir açlıkla Cemrenin üzerindeki alet çoktan sertleşmiş ve içine sıkıştığı eşofmandan kurtulmayı bekliyordu.
“Yalnızca izin verdiğim kadarı Victor! Bunu defalarca kez konuştuk.” Alnını altındaki adamın alnına yasladığında uyarıcı bir fısıltı bıraktı “Bunu kabul ederek kaldın hayatımda sakın unutma.” Dedi.

24 saat önce

Ayna karşısında kendi silüetini izleyen genç kadın, bulunduğu odanın loş bordo ışıklarının üzerinde bıraktığı yansımayı sessizce izledi. Üzerindeki siyah kıyafet kusursuz bir düzenle bedenine oturuyor, belini saran korse ise nefes alışını bile ölçülü hâle getiriyordu. Omuzlarından aşağı dökülen kuzguni saçları ona soğuk ve etkileyici bir görünüm kazandırıyordu.

Bakışları bileklerine kayınca uzun siyah eldivenlerini usulca düzeltti. Sivri topuklarının mermer zeminde bıraktığı ses eşliğinde kendini son kez baştan aşağı süzdü. Kusursuz görünmek için değil, güçlü görünmek için hazırlanıyordu. Cemre Vares, bu ikisi arasındaki farkı çok iyi biliyordu. Kusursuzluk dikkat çekerdi; güç ise kontrol sağlardı. Onun hayatta en çok tutunduğu şey de buydu: kontrol. Böyle gecelerde bu duyguyu daha derinden hissediyordu.

Uzanıp komodinin üzerindeki siyah deri tasmayı eline aldı. Metal halkası loş ışıkta kısa bir parıltı ile parlıyor parmakları tasmanın üzerinde yavaşça dolaşırken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme yeşeriyordu.

Victor şu an onu bekliyordu bu düşünce bile Cemre’nin içinde sıcak bir hakimiyet hissi uyandırdı. Çünkü Victor’un en sevdiği şey emir almak değildi yalnızca… ona ait hissetmekti.

Cemre aynaya son kez baktı. Sonra çenesini hafifçe kaldırdı, tasmayı eline doladı ve bordo karanlığın içine doğru yürüdü.

Kapıyı açtığında oda her zamanki gibi loştu. Bordo perdeler tamamen çekilmiş, ışık yalnızca yatağın yanındaki küçük lambadan yayılmıştı. O sıcak kırmızı ton, odanın içindeki her şeyi biraz daha şehvetli, biraz daha mahrem gösteriyordu.

Victor onu bekliyordu.

Yatağın yanında durmuştu; omuzları hafif gergin, elleri iki yanında. Cemre içeri girdiği anda bakışları hemen ona döndü. Victor hiçbir zaman insanı ilk görüşte etkileyen adamlardan olmamıştı. Keskin yüz hatları ya da kendinden taşan bir karizması yoktu. Ama Cemre’ye baktığında yüzünde oluşan o yumuşak ifade… işte onu farklı yapan şey oydu.

Sanki Cemre odaya girince nefes almayı hatırlıyordu.

Cemre kapıyı arkasından sessizce kapattı. Elindeki siyah deri tasma yürüdükçe hafifçe sallanıyordu metal halkası loş ışıkta kısa kısa parlıyordu.

Victor’un gözleri tasmaya kaydı.

Genç kadın bunu fark ettiğinde dudaklarının kenarında küçük, neredeyse fark edilmeyecek bir gülümseme oluştu.

“Diz çök.”

Sesinde yükselmeye ihtiyaç duymayan bir otorite vardı.

Victor tereddüt etmedi. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Başını hafifçe eğmişti ama gözleri hâlâ Cemre’deydi. Onun bu halini görmek genç kadının içinde garip bir sıcaklık yaratıyordu. Çünkü Victor’un teslimiyeti korkudan doğmuyordu. Güvenden doğuyordu, adımları genç adamın önünde durduğunda giderek hızlanan nefesini duyabiliyordu.

Cemre Parmaklarını genç adamın kıvırcık saçlarının arasından geçirip sıkıca kavradığında geriye doğru bükerek yüzünü kendine çevirdi.
Victor hiç düşünmeden ona doğru eğildi tıpkı bir refleks gibi…

“Benim uslu çocuğum.” Diye mırıldandı Cemre.

Parmaklarının arasındaki saçları usulca okşarken Victor’un omuzları yavaşça gevşedi.

Bu iki kelime bile adamın içinde bir düğümü çözüyor gibiydi.

Cemre tasmayı yavaşça boynuna taktı. Derinin tenine oturuşunu izledi bir an. Sonra tasmanın ucunu eline doladı ve hafifçe çekti.

Victor hemen yaklaştı.

Hiç zorlamadan.
Hiç direnmeden.

Sanki dünyadaki en doğal şey buydu.

Cemre topuğunun ucunu Victor’un çıplak göğsüne koyduğunda adamın nefesi bir an takıldı. Çok hafif bir baskıyla onu geri itti.

Victor birkaç adım sendeledi ve yatağın kenarına oturdu. Elleri hemen yanına indi. Bekliyordu. Cemre’nin ne yapacağını ne isteyeceğini…

“Aferin,” dedi Cemre sessizce.

Sonra ona doğru eğildi. Dizlerini yatağın iki yanına yerleştirip Victor’un üzerine çıktı. Bir eli tasmanın ucundaydı, diğeriyse Victor’un omzunda.

Adamın gözleri bir an bile ondan ayrılmıyordu.

“Ben izin vermeden kıpırdamıyorsun.”

Victor hemen başını salladı.

Tam o sırada kapıya iki hafif tık sesi vurdu.

İkisi de kısa bir an hareketsiz kaldı.

Kapının ardından gelen ses saygılıydı ama belli belirsiz bir telaş taşıyordu.

“Hanım Efendi… İstanbul’dan acil bir telefon var.”

Cemre gözlerini birkaç saniye Victor’un yüzünde tuttu. Sonra derin bir nefes alıp başını kapıya doğru çevirdi. Odanın içindeki sıcaklık bir anda bölünmüş gibiydi.

Kapının ardından gelen ses bütün havayı bozmuştu.

Cemre birkaç saniye Victor’un üzerinde hareketsiz kaldı. Adam bunu anlamış gibi kıpırdamadı; sadece ona baktı. Az önce gözlerinin içinde duran o yumuşak teslimiyet şimdi yerini dikkatli bir sessizliğe bırakmıştı.

Cemre derin bir nefes aldı. İçindeki o keskin hakimiyet hissi bir anda dağılmıştı sanki.

Elini Victor’un boynuna götürüp tasmayı çözdü. Deri kayış gevşerken Victor istemsizce başını biraz kaldırdı. Cemre parmaklarını birkaç saniye daha boynunda tuttu.

“Bu gece olmayacak,” dedi sonunda.

Sesi hâlâ sakindi ama önceki sıcaklığı taşımıyordu.

Victor hemen başını salladı. Hayal kırıklığını gizlemeye çalışıyordu ama Cemre onu yeterince uzun zamandır tanıyordu. Gözlerinden anlayabiliyordu.

Cemre eğilip dudaklarını onunkilere bastırdı. Öpücük kısa başladı ama ayrılacağı sırada Victor’un alt dudağını hafifçe ısırdı. Adamın nefesi bir anda değişti.

“Yatma saatin geldi,” diye mırıldandı Cemre dudaklarının dibinde.

Victor buna küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi. Cemre onun yanağına kısa bir dokunuş bırakıp yataktan indi.

Kapının yanında duran bordo kimonoyu omuzlarına geçirdi. İnce saten kumaş yürüdükçe bacaklarına sürtünüyordu. Kapıyı açtığında hizmetçiyi onu beklerken bulduğunda telaşla kendine doğru uzatılan telefonu aldı ve odasına doğru ilerledi. Gece yarısı gelen aramaların iyi haber getirmediğini biliyordu. Aklına ilk gelen kişi babası oldu.

Büyük Patron.

Onun gecenin bu saatinde araması genelde ya biri ölmüş demekti ya da biri öldürülecekti.

Koridorda yürümeye başladı. Topuk sesleri boş evin içinde yankılanıyordu. Victor’un odası Arkasında kaldı; içerideki sıcaklık ve hevesle başlattığı oyunun yarım bırakılmışlığı.

Kendi odasına girer girmez telefonu kulağına götürdü.

“Evet.”

Karşı taraftaki ses babasına ait değildi, adımları yavaşlarken odasının kapısını bile kapatmaya fırsat bulamadan olduğu yerde kaldı. “Aile avukatınız konuşuyor, hanımefendi.”

Adamın sesi fazla kontrollüydü. Bu tür insanlar kötü haberleri sakin verirdi. Çünkü panik etmek onların işi değildi.

Cemre’nin omuzları hafifçe gerildi.

“Babam nerede?”

Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra adam dikkatlice konuştu. “Bu gece İstanbul’daki rezidansta bir saldırı gerçekleşti.” 

Cemre hiçbir şey söylemedi. “Aracın geçiş güzergâhı önceden bilinmiş gibi görünüyor. Güvenlik ekibi müdahale etmiş ama…” Adam kısa bir nefes aldı. “Anne ve babanızı kaybettik.” 

Bir anlığına Cemre hiçbir şey duymadı. Sanki odadaki bütün sesler uzaklaşmıştı. 

Parmakları telefonun etrafında yavaşça sıkıldı. Yüzündeki ifade değişmedi ama boğazına sert bir baskı oturdu. Nefes alırken canı yanıyordu.

Hayır.

Zihninin içinde yankılanan tek şey buydu.

Babası ölmezdi.

İnsanlar ondan korkardı.
Böyle biri… bir telefon konuşmasının ortasında geçmiş zaman olamazdı.

Avukat konuşmaya devam etti.

“Derhal İstanbul’a dönmeniz gerekiyor. Yönetim kurulu sabaha kadar toplanacak. Ayrıca güvenliğiniz için burada olmanız gerektiği düşünülüyor.”

Cemre gözlerini kapattı. Burnunun direği sızlamaya başlamıştı ama ağlamadı. Henüz değil.

Çünkü bazı ailelerde çocuklara üzülmek değil, ayakta kalmak öğretilirdi.

Sesi çıktığında neredeyse normaldi.“Uçağı hazırlayın.”

“Hanımefendi—”

“İki saate havalimanında olurum.”

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre hareket etmedi.

Sonra yavaşça yatağın kenarına oturdu.

Ve ilk kez gerçekten yalnız hissetti.Bakışları karşısındaki boy aynasına kaydı. O acımasız ayna, sanki tam da bu an için oradaydı; ona nasıl dağıldığını göstermek ister gibiydi. Yansımasına baktıkça, birkaç dakika önce güçlükle topladığı kontrolü nasıl yitirdiğini gördü. Omuzları düşmüş, çenesi titriyor, gözleri ise ağlayamadığı için yanıyordu. Tam o sırada, aralık duran kapı Victor tarafından sessizce açıldı.

“Ne oluyor?” diye sordu genç adam, Cemre’nin yüzüne kaygıyla bakarak. “Yüzün bembeyaz olmuş…”

“Çık.” Ses alçaktı ama tartışmaya yer bırakmıyordu. Victor, bu emri tekrar ettirmemesi gerektiğini biliyordu. Kapıya yönelirken sessizce, “Senin için burada olduğumu unutma, olur mu?” dedi ve kapıyı arkasından kapatıp gözden kayboldu.

Bu, “Kendine yüklenme; ne olursa olsun yanındayım,” demenin başka bir yoluydu.

Cemre’nin solukları giderek sertleşti. İçinde yükselen adrenalin, bir anda kontrol edilmesi güç bir öfkeye dönüştü. Yanındaki komodinin üzerindeki abajuru tek hamlede kavrayıp aynaya fırlattı. Ayna şiddetli bir gürültüyle paramparça oldu; mermer zemine saçılan her parça, onun içinde çatırdayan hâkimiyet duygusunu yankılar gibiydi. Cemre, sesi duvarları sarsacak kadar keskin bir öfkeyle haykırdı: “Hayır!”

Bu çığlık, dışarıda bekleyen Victor’u ve mutfak kapısının önündeki iki hizmetçiyi oldukları yerde dondurdu. Kimse o öfkenin önünde bir saniye bile fazla kalmaya cesaret edemedi. Herkes sessizce dağılıp geri çekilirken Victor da tek kelime etmeden kendi odasına yöneldi. Cemre’nin öfkesi, evin içinde hâlâ görünmez bir emir gibi dolaşıyordu.

Aradan kırk beş dakika geçtikten sonra Victor’un odasının kapısı sert ve kararlı bir biçimde çalındı. Genç adam duşunu almış, pijamalarını giymiş ve yatağa uzanmıştı; yine de o tıkırtı, bedenini anında alarma geçirmeye yetti. Kapı açıldığında içeri Cemre Vares girdi. Üzerindeki siyah pantolon ve birkaç düğmesi açık beyaz gömlek ona soğuk bir disiplin havası veriyordu. Saçları sıkı bir at kuyruğuyla toplanmış, gömlek kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Elindeki küçük valiz ise bu ziyaretin duygusal değil, kesin bir karar taşıdığını açıkça gösteriyordu.

“Konuşmamız gerek. Kalk.” dedi. Sesini yükseltmedi, ama itirazı baştan susturan bir kesinlik vardı. Yatağın ucundaki pufa geçip beklemeden oturdu. Ardından Victor’un kalkıp yanına gelmesini sessizce bekledi.

Cemre, dizlerine yasladığı kolları ve dimdik duruşuyla konuşmanın yönünü daha başlamadan belirlemişti. Odanın kontrolü bütünüyle ondadır; Victor bunu bakışından bile anlayabiliyordu. Bu kesinlik, genç adamın içindeki huzursuzluğu daha da büyüttü.

“Dinliyorum,” dedi Victor alçak ve temkinli bir sesle.

“Gitmem gerekiyor, Victor. Bu konuyu uzatmayacağım; çünkü kararımı verdim. Sen ve ben…” Eliyle odayı işaret etti. “Bu yaşadığımız şey burada bitiyor. Benim geri dönmem gerek.” Sesi duygusuz değildi; ama duygularının hiçbirine konuşmayı yönetme izni vermiyordu.

“Ama—” Victor bir anda ayağa fırladı. Hareketin sertliğiyle yataktaki saten örtü yere kaydı. Onun dengeyi kaybettiği yerde, Cemre hâlâ aynı soğukkanlılıkla duruyordu.

Cemre de ayağa kalktı. Aralarında neredeyse hiç mesafe kalmamıştı; ancak bu yakınlık, eşitlik yaratmıyordu. “Aması yok,” dedi sakin ama tartışmasız bir tonla. “Bunun bir gün biteceğini biliyordun. Bu kadar erken olmasını ben de beklemiyordum, fakat bu hiçbir şeyi değiştirmiyor.”

“Cemre, lütfen…” dedi Victor; sesi kırılmanın eşiğindeydi.

“Durumu zorlaştırıyorsun.” Cemre’nin sesi yükselmedi; ama sınırı tam olması gereken yere çizdi. Victor’a, bu konuşmanın kontrolünün kimde olduğunu yeniden hatırlatıyordu.

“Zorlaştırmıyorum, ben sadece—” Victor cümlesini tamamlayamadı. Hızla yatak başındaki komodine yöneldi, çekmeceyi açtı ve içinden bir yüzük kutusu çıkararak Cemre’ye döndü. Bu, kontrolü geri almak için yaptığı son ve umutsuz bir hamleydi.

Yüzüğü görünce Cemre duraksadı. Bir an içinde her şey yerli yerine oturdu; mesele buydu. Genç kadın, sessiz ama keskin bir kahkaha bıraktı. “Ciddi olamazsın,” dedi.

“Ben seni gerçekten sevdim.” Victor’un sesi kırılgandı; ama asıl ağırlık sözlerin kendisindeydi. Cemre için insanların en büyük yanılgısı tam da buydu: onu sevmek.

Kutuyu elinden yavaşça aldı. İçindeki yüzük, odanın kırmızı ışıkları altında sönük bir parıltıyla ışıldıyordu. Bir süre onu inceledi; ardından, insanların sevgilerini hep parlak taşlarla kanıtlamaya çalışmasını neredeyse alaycı bir düşünceyle karşıladı.

Kutunun kapağını umursamaz bir hareketle kapatıp yüzüğü yatağa bıraktı. Ardından Victor’a bakarak, “Yanlış kişiye âşık olmuşsun,” dedi. Sesi sertti; yine de derinlerinde belli belirsiz bir teselli izi vardı.

“Beni uyarmışlardı,” dedi boğuk bir sesle. “Senin kimseyi sevemeyeceğini söylemişlerdi.”

Cemre başını hafifçe eğdi. “Doğru söylemişler,” dedi.

Onu korkunç yapan şey kalpsiz olması değildi. 
Onu korkunç yapan şey… pişmanlık duymamasıydı. 

“O zaman izin ver…” dedi Victor. “Seninle geleyim. Hiçbir beklentim yok; sadece yanında olmak ve seni mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyorum. Lütfen, benim de gelmeme izin ver.” Sesi yalvarırcasına çıkıyordu.

Cemre bir an durup düşündü. Tüm kaosun içinde Victor’un yanında olmasının kendisine iyi gelebileceğini fark etti. Ancak bu kararın merkezinde yine kendi ihtiyacı vardı. Başını kısa bir onayla salladı. “On dakikaya aşağıda ol,” dedi; sonra arkasını dönüp odadan çıktı.